Sol Sabit
Sağ Sabit
  • Dolar döviz kuru 3.9354
  • Euro döviz kuru 4.6422
Ali Ercan ŞAHİN

Ali Ercan ŞAHİN

Buda Benim Hikayem...

 

       Ben Ali Ercan ŞAHİN  T.C Devleti T.S.K Jandarma Genel Komutanlığı’nın muvazzaf emekli jandarma astsubayım.

      21 Haziran 1989 günü Cudi Dağı Ballıkaya köyü Zerika bölgesinde saat 19.35’te teröristlerle girdiğim silahlı çatışmada sağ bacağımdan vuruldum. Bu hikâyenin sonu, başından anlatırsak eğer epey uzun sürecek. 21 Haziran 1989 günü sabah saat 09.00 sıralarında Cudi Dağında bir üst bölgesinde bulunan piyade timine taciz atışı yapıldığı haberi geldi. Bunun üzerine subay ve astsubaylardan oluşan özel harekât A timleri olarak operasyon bölgesine helikopter ile intikal yaptık. Çatışma bölgesi sarp ve kayalık idi. Bu bölgeye ayrıca Ballıkaya karakolundan bir asteğmen emir komutasında Mehmetçiklerden oluşan bir tim daha görevlendirdiler.  

       Biz çatışma bölgesine yamaçlardan hakim bölgelerden ilerlerken asteğmen emir komutasındaki tim dere yatağına girdi ve buradan ilerlemeye başladı. Kendisi ile telsizde defalarca konuşarak timi ölü bölgeye dere yatağına sokmamasını istedik. Bizimle beraber gelerek çatışma bölgesine yamaçlardan yanaşmasını istedik ancak bizi dinlemedi; “Ben bu bölgeyi biliyorum daha önce defalarca geçtim bir şey olmaz.” Diyerek dere yatağına girdi. Birkaç saat sonra sanırım öğlen üzeri 16.00-17.00 civarlarında asteğmen emir komutasındaki tim dere yatağında pusuya düştü ve şiddetli bir çatışma başladı. Fakat biz asteğmen arkadaşa uzak bir mesafedeydik, ateş desteği sağlayamıyorduk. Asteğmen arkadaş askerlerinin çoğunun vurulduğunu şehit olduğunu ve yaralıların olduğunu söyleyerek yardım istedi. Bu satırı dikkatli okuyun. Bizde bulunduğumuz yerde ağırlık yapmasın diyerek sırt çantalarımızı belli bir bölgeye bırakarak pusuya düşen timi ve yaralıları kurtarmak üzere hızla ilerlemeye başladık. En arkadan gidiyordum, arkadaşlarımı gözlemledim. Hiç birinin, kendim dahil, yanımıza matara almadığını gördüm. Hemen geri dönerek bir matara su aldım belime taktım ve hızla timime yetiştim. Mecburen yaralı Mehmetçikleri kurtarmak için bizde dere yatağına girdik. Belirli mesafelerde dinlenmek için 1-2 dakika mola verdik. Bu mola esnasında benim badim jandarma astsubay İrfan ÇİFTÇİ (birkaç saat sonra şehit oldu) bana ve arkadaşlarıma kızıyordu. “Askerler orada şehit oluyor siz neden mola veriyorsunuz?” Diye bağırarak kalkıp hızla ilerliyordu, bizde hemen kalkıp ilerlemeye devam ediyorduk. Henüz yaralı Mehmetçiklere ulaşamadık ve 1-2 dakikalık bir mola verdik. Herkes nefes nefese kalmıştı ve su arıyorlardı. Benim belimdeki matarayı görünce arkadaşlar bana hücum ederek su istediler. Fakat ben arkadaşlara yolumuzun daha çok uzun olduğunu tepeye doğru çıktığımızda daha çok susayacağımızı suyu o zaman içmemiz gerektiğini söylememe rağmen elimden matarayı aldılar. Bende kendilerine o zaman herkes birer yudum alsın kalan matarayı da tepede içeriz dedim. Ve nitekim tepeye çıktığımızda kalan yarım matara suyu da içtik ve susuz kaldık.

       Tepeye çıktığımızda macera başlamıştı. Asteğmen arkadaşın timinden geriye kalan dört sağlam askeri ve asteğmeni gördüm. Etrafıma ve çevreme baktığımda diğer Mehmetçiklerin şehit olduğunu gördüm. (Hepsini Allah rahmet eylesin.) Bu yazıyı yazarken şuanda tamamen psikolojim bitmiş durumda sinirlerim çok gergin. Bizde çatışmaya dahil olduk ve şerefsizlerle çatışmaya başladık. Her yerden mermi geliyor silah seslerinden birbirimizi duyamıyorduk. Şiddetli bir çatışma tekrar başladı. Bu esnada badim jandarma astsubay İrfan ÇİFTÇİ’ yi yanımda göremedim. Tim komutanı jandarma üsteğmen Metin ERGİN “Ercan, İrfan’ı gördün mü?” diye bağırdı. “Hayır.” Dedim. Ve 30-40 metrelik bir alanda aradım, bulamadım. Tekrar Metin Üsteğmenin yanına geldim. Çatışmanın olduğu arazi sarp kayalık ve dışbükey araziydi. Şerefsizler bize yukarıdan tepeden ateş ediyorlardı. Bu arada arazinin göremediğimiz tarafından “Yaralıyız bizi kurtarın” diye sesler duydum. Bunun üzerine Metin Üsteğmene “İrfan sanırım orada bende oraya gidiyorum” dedim ve fırladım. Metin Üsteğmen arkamdan “Gitme Ercan!” diye bağırdı ama ben dinlemedim. Sesi duyduğum yere geldiğimde ufak bir televizyon sehpası kadar bir kaya parçasının arkasında badimin namaz kılar biçimde secdede oturuyormuş gibi şehit olduğunu iki Mehmetçiğin ise birinin kolundan birinin ayağından yaralanmış olduğunu gördüm ve bende hemen yanlarına çökerek mevzi aldım. Ancak şerefsizler bulunduğumuz yere devamlı ateş ediyorlardı. Mermilerin arkamda bulunan kaya parçasına saplandığını görüyordum.

      Bu arada Metin Üsteğmen’in telsizde sesini duydum. Durumun ne olduğunu soruyordu. İrfan’ın şehit olduğunu ve iki Mehmetçiğin yaralı olduğunu söyledim. Bulunduğumuz mevzi çok kötü bir yerdeydi. Şerefsizler bize görerek ateş ediyorlardı. Bende bunu anlayınca bedava ölmeyelim diyerek (Keşke ölseydim. Gazi demiyorlar, hiç olmazsa belki şehit derlerdi) elimde bulunan lav roketini atmaya karar verdim. Lavı açarak yarım metre kadar ileri süründüm lavı atmak için ve omzumu kaldırdığım anda sağ bacağımdan tabancanın takılı olduğu yerden vuruldum ve lavı atamadım. Saniyeler önce sürünmeseydim zaten, mermiyi kafamdan yiyecektim ve bu iş bitecekti. Gazilik için bu kadar uğraşıp devletimin kapısında dilencilik yapmayacaktım.   

     Mermi belimdeki tabancaya çarparak bacağıma girmiş sıcak sıcak kanların aktığını hissettim. Hemen bir harp paketi çıkartarak yaraya tampon yaptım.  Yaralı askerler benimde vurulduğumu görünce iyice ağlamaya başladılar. “Hepimiz öleceğiz buradan çıkamayacağız” dediler. Ama o kadar gururlulardı ki bir yandan da şehit olacağız diye seviniyorlar. Ben kendilerine “çocuklar merak etmeyin buradan çıkacağız” dedim. Akşam saat 20.30 sıralarında hava kararınca önce kolundan vurulan Mehmetçiği sürüne sürüne ileride bekleyen arkadaşlara gönderdim. Ayağından vurulan Mehmetçik “bacağımı ileri çekemiyorum. Ben sürünemem” dedi. Bende kendisine “sağlam bacağını omzuma daya ben seni itekleyeceğim” dedim ve bende bir yandan da kendi yaralı ayağımı sürükledim. Bir yandan da omzum ile diğer Mehmetçiği itekleyerek ölüm mevziisinden çıktık. İleride bekleyen arkadaşlarla buluştuk. Şehit olan rahmetli badim orada kaldı.

      O geceyi arazide sabaha kadar diğer iki asker ile yaralı bekleyerek geçirdik. İşte o an canım o kadar su istiyordu ki… milyonlarım olsa, bir damla suya verirdim. Yanıma aldığım mataradaki suda tepede bitmişti ve ne yazık ki susuz kalmıştık. Gece saat 02-03 civarıydı sanırım, bir yandan kan kaybediyoruz bir yandan susuzluk çekiyoruz. Metin üsteğmen şehit olan Mehmetçiklerin sırt çantalarından bir salatalık bulmuş onu getirip üçe bölüp bize yedirdi. Saatler geçmek bilmiyordu. Sabah saat 06.00’da hava aydınlanmıştı. Telsiz ile yaralıların alınması için defalarca çağrı yapmasına rağmen hiçbir helikopter gelmedi. Üstelik yaralıları 3-4 kilometre aşağıda bulunan Ballıkaya köyüne taşıyın diyorlardı. 16 saat arazide yaralı yattım. Ertesi gün saat 11.00 sıralarında nihayet bir helikopter geldi ve bizi Şırnak merkeze götürdüler. Revirde ilk müdahale yapıldıktan sonra yanımıza bir sağlıkçı astsubay vererek helikoptere bindirdiler ve Diyarbakır’a gönderdiler. Ama gönderemediler. Ezaya devam.

     Helikopter Mardin Devlet Hastanesi’ne indi ve bizi oraya bıraktı. Pilota “Neden bizi Diyarbakır askeri hastaneye götürmüyorsun?” diye sorduğumda: “Biz zaten Mardin’e geliyorduk sizi de buraya kadar getirdik.” Dediler. (Lütuf buyurmuşlar!) Ondan sonra bizi ambulansa bindirdiler ve Mardin-Diyarbakır arasını çukurlarda hoplaya zıplaya giderek Diyarbakır’a götürdüler. Maceraya ve ezaya devam.

      Diyarbakır’da askeri hastanede en üst kat hariciye koğuşunda yatırdılar. Burada müdahale yaptılar ancak mermi belimdeki tabancaya çarpıp bacağıma girdiği için, parçalanarak girmişti. Birçok parça içeride olduğu için bunları almadılar. “Almaya kalktığımızda kılcal damarlara, dokuya zarar veririz ve bacağınızda kısalma olur” dediler ve o şekilde kaldı. 27 yıldır bu mermi çekirdeği parçaları ile yaşıyorum. Uzun süre yürüyemiyor, ayakta duramıyor, koşamıyorum. Hastane macerasına geri dönersek 15 yada 17 gün hastanede yattım. Hastanede size bakan hiçbir kimse yok. İhtiyacınız için lazımlık yada ördek lazım olduğunda getiren götüren yok. Odamda yanımda fıtık ameliyatı olacak Kayserili bir Mehmetçik vardı ismini hatırlamıyorum, hakkını helal etsin hep o çocuk bana bu malzemeleri getirip götürdü.

       5-6 gün sonra arkadaşlar ziyaretime geldi. “Ercan, annen baban arıyor biz kendilerine vurulduğunu, yaralandığını söyleyemedik. Telefonla arada bir haber ver, merak etmesinler” dedi. Bende artık haber vermenin zamanı geldi diye düşünerek odamdaki Mehmetçik kolumun altına girerek karşıda bulunan hemşirelerin odasına götürdü. Oradaki telefon santralinden hat istedim. O zaman askeri hatlar vardı, numarayı verip hat verecekler ve ailemle görüşecektim. Fakat telefondaki nöbetçi astsubay ve psikiyatri binbaşısı (daha sonradan öğrendim) benim orada ne işim olduğunu, oraya giremeyeceğimi, oradan konuşamayacağımı, odadan çıkmamı ve en alt katta bulunan ankesörlü (jetonlu telefon) telefondan konuşmam gerektiğini söylediler. Bende kendilerine “yürüyemiyorum 3 kat aşağı inemem yürüyebilsem sizin telefonunuza muhtaç değilim” dedim. Bunun üzerine ne şerefsizliğimi koydular, nede beceriksizliğimi. Ve hatta telefonda beceriksizliğinizden vurulup vurulup buraya geliyorsunuz” dediler. Bu şekilde telefonda kavga ettik ve tartıştık.

       Durumu üstlerime bildirdim. Diyarbakır asayiş kolorduya ilettiler, bu arkadaşlar hakkında soruşturma başlattılar ama ne yaptıklarını bilmiyorum. 15-17 gün sonra beni açık yara ile taburcu ettiler ve iki ay hava değişimi verdiler. Diyarbakır Askeri Havaalanından kargo uçağı ile Ankara’ya gidecektim. Araçla askeri havaalanına geldim, ancak apronda bulunan yüzbaşı uçuş listesinde adımın olmadığını ve bu yüzden uçağa alınamayacağımı bildirdi. Yanımdaki refakatçi astsubay arkadaş “Bu arkadaşımız yaralı, uçuş için ismi buraya bildirildi. Bunun mutlaka gitmesi lazım” demesine rağmen görevli yüzbaşı “Otobüs ile gönderin arkadaki 6 kişilik koltuğu alın yatarak gitsin” dedi. Bunun üzerine refakatçi arkadaşım asayiş kolorduya durumu bildirdi. Bu sefer apar topar ambulansla alarak uçağa götürdüler ve bu şekilde gece 23-24 civarlarında Ankara Etimesgut Askeri Havaalanına geldik, ambulansla karşıladılar ve anne babama götürdüler.

       Evdeki durumları artık anlatmak istemiyorum. Hepimizin ailesinin yaşadıkları acıyı aynı şekilde yaşadılar. Bu arada açık yara ile Ankara Hacettepe Hastanesine pansumana gidiyorum. Diyarbakır’da açık yara kapansın diye Rifocin ampul kırıp yaranın içine döküyorlardı. Hacettepe de doktor yaranın içini ölü bölgeyi biraz kazımaya başladı. Bu arada yaranın olduğu bölgeden tıkır tıkır sesler gelmeye başladı. Doktor “Ercan herhalde mermi parçasının bir kısmını bulduk, geliyor” dedi. Cımbızla çekince nohut kadar cam parçasının yaranın içinden çıktığını gördük. Diyarbakır’dan beni boş göndermemişler yaranın içerisine birde Rifocin ampulün cam kırığını hediye olarak bırakmışlar sağ olsun var olsunlar.

     Ve bu yara böyle kapanıp gitti, gitti de… Ancak yürek yarası kapanmıyor. Bu mermi parçalarını 27 yıldır vücudumda taşıyorum. Kendimi “Neden gazi değilsin ?” diyen çocuklarıma ve eşime ifade edemiyorum.   Dışarıdaki insanlara hiç anlatamıyorsunuz, e olur mu öyle şey? Diyorlar. Vatan savunmasında yaralananı devlet neden gazi yapmasın? O zaman sen demek ki kaçarken vuruldun, diyorlar. İşte en ağırı bu, insan “o zaman keşke ölseydim, bundan daha iyiydi” diyorsunuz.

     Bu arada 2010 yılında emekli oldum. Ne arayan var ne soran var. Gaziler gününde hiç kimse kapımızı dahi çalmıyor. Neden? Çünkü gazi değilsiniz. Bizim adımız yok. Ama yine de VATAN SAĞ OLSUN! Belki bir gün benim gibi olan tüm arkadaşlarımızın hakkını veren ve bu kutsal vatanın savunmasında yaralanan canını hiçe sayan bu vatan evlatlarına sahip çıkarlar…

ALİERCAN ŞAHİN

 

 

ÇOK OKUNAN HABERLER
ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?